Taş Ustaları

Taş Ustaları Loncasının asırlık meşe kapıları, o akşam her zamankinden daha ağır, daha kasvetli görünüyordu.

Yıllar evvel bu lonca; harcı alın teriyle karanların, taşı taş üstüne koyarken şehri sadece efendiler için değil, halk için inşa etmeye yemin edenlerin ocağıydı. Kuruluş parşömeninde yaldızlı harflerle değil, nasırlı ellerin kömür karasıyla yazılmış bir söz vardı: “Hiçbir usta, emeğini altın tüccarlarına ezdirmez. Bu çatı altında herkes eşittir, söz sırası kalbin ve aklındır.”

Fakat zamanla ocağın ateşi cılızlaşmış, meşe masaların etrafını taş tozuna bulanmayanlar sarmıştı. Gençliklerinde meydanlarda en gür sesle “eşitlik ve kardeşlik” türküleri söyleyen loncanın ağırbaşlı bilgeleri, zamanla koltuklarının yumuşaklığına alışmış, tüccarların sırça köşklerine meze olmuşlardı. Üstlerindeki “halkçı” cübbeleri duruyordu ama içindeki ruh çoktan o cübbeyi terk etmişti.

İşte o akşam, Büyük Divan toplanacaktı.

Birkaç gün evvel, loncanın kapalı kapıları ardında, fısıltılarla bir ferman yazılmıştı. Gelenekleri hatırlatan, tüccarlara verilen tavizleri eleştiren, “Bizim yönümüz altın keselerine değil, alın terine dönüktür” diyen bir avuç taş ustasının defterden silinmesine karar verilmişti. Ne bir yüzleşme, ne bir sorgu… Sadece gece yarısı alınmış, korkakça bir karar.

Ama o bir avuç usta, o akşam Divan’ın kurulacağı büyük salona geldiler. Suçları yüzlerine okunmamıştı ki kaçsınlar. Ev sahibiydiler; ocak onların ocağı, harç onların harcıydı. Gidip en ön sıraya, sessizce ama dimdik oturdular.

Oturum başladığında salonda buz gibi bir hava esti. Kürsüdeki divan kâtibi, boğazını temizledi. Gözlerini salonda gezdiremiyor, lafı eveleyip geveliyordu. Sonra, loncanın tozunu yutmamış, eline hiç çekiç almamış, sadece loncanın kasasına ve defterlerine bakan maaşlı tahsildar birden ayağa fırladı. Sesinde, gücü elinde tutanların o kof kibri vardı.Elini kapıya doğru uzattı ve parmağıyla o bir avuç ustayı işaret ederek bağırdı:

“Eğer onlar bu salondan çıkmazsa, ben çıkarım!”

Sözün bittiği yerdi. Emeğiyle ocağı var edenlere, ocağın kasasını tutan adam kapıyı gösteriyordu. Ve asıl trajedi o an başladı.

Herkes, yılların “ağır abilerinin”, adalet ve yoldaşlık nutukları atan o ak saçlıların ayağa kalkıp “Sen kimsin ki bu evin sahibini kovuyorsun?” demesini bekledi. Beklediler ki, zulme karşı durulsun.

Ama öyle olmadı.

Önce başkan ayağa kalktı. Yüzünde garip, anlamsız bir ifadeyle kapıya yöneldi. Sonra diğerleri… O koca koca adamlar, o demokrasi ve özgürlük havarileri, birer ikişer sandalyelerini itip yürümeye başladılar.

Hiçbiri, oturan ustaların yüzüne bakamıyordu. Gözlerini yere, ayakkabılarının uçlarına dikmişlerdi. Çünkü göz göze gelseler, karşılarındakinin gözbebeğinde kendi gençliklerini, terk ettikleri ideallerini ve anlık korkaklıklarını göreceklerini çok iyi biliyorlardı. Yıllarca omuz omuza yürüdükleri, aynı sofradan ekmek böldükleri “yoldaşlarına” sırtlarını dönerek, adeta kendi tarihlerinden kaçıyorlardı. Yabancı birinin attığı taş değildi bu; aynı barikatta durduklarını sandıkları yoldaşlarının attığı kan kızılı bir güldü. Ve o gül, taştan daha çok yarıyordu insanın bağrını.

Salon yavaş yavaş boşaldı. Koskoca loncanın sahipleri (!), bir avuç haklı eleştiriyle yüzleşemeyip, kendi meclislerini, kendi divanlarını terk etmişlerdi. Kendi kurdukları, “demokrasi” adını verdikleri oyun alanından, mızıkçılık yapan çocuklar gibi kaçmışlardı.

Ağır meşe kapı son kez kapandığında, içeride sadece o bir avuç usta kalmıştı.

Gidenlerin ardından salonda derin bir sessizlik oldu. Acınası bir sessizlik. Sonra ustalardan biri, usulca yerinden kalktı. Divan’ın ortasında sönmeye yüz tutmuş ocağa doğru yürüdü. Eline bir odun parçası aldı, külleri eşeledi, ateşi yeniden harladı.

Mekân, artık hak edenlerin, kalanlarındı. Dışarıda dondurucu bir tasfiye rüzgârı esebilirdi ama içeride, tarihin o silinmez defterine yeni ve tertemiz bir sayfa açılmıştı.

 

Ahmet Gürbüz
Makina Mühendisi

15.05.2026