Tasfiye Günlükleri

O salonun duvarları, eğer konuşabilseydi, 1970’lerden süzülüp gelen, mühendisin ve mimarın sadece birer dişli çark olmadığını haykıran o devrimci demokratik atılımın yankılarını fısıldardı. Yılların o sararmaya yüz tutmuş çalışma ilkelerinde yazıyordu oysa; “İnsanlığın evrensel değerlerine dayalı çağdaş yaşam biçimini savunmak, araştırıcı, üretken, katılımcı bir çalışma yapmak…”

Fakat 14 Mayıs akşamı o salonda, evrensel değerlerden, katılımcılıktan veya demokrasiden eser yoktu. Sadece, gücü eline geçirdiğinde kendi dışındaki her sese sağırlaşan, “kendimi güçlü hissettiğim yerde kimseye nefes aldırmam” diyen tasfiyeci bir tutum vardı.

Toplantı başlarken, tarihe geçecekler arasında ismi yazılacak olan sekreter olduğunu zanneden “egemenlerin sözcüsü” mikrofonu aldı, salona sessizlik çöktü. Ne bir gerekçe ne bir savunma hakkı ne de yılların emeğine duyulan asgari bir saygı… Sadece soğuk, bürokratik bir cümle: “Salonda üye olmayanlar var, onlar çıksın. Onlar çıktıktan sonra toplantımıza devam edeceğiz.”

“Gece yarısı önergeleriyle” ihraç edilen, suçları sadece yönetim kuruluna aday olmak veya şube çalışmalarını eleştirmek olan 17 kişiydik. Oradaydık. Bizi kastediyordu sekreter ama ismimizi söyleme cesareti bile gösteremedi. Odaya emek veren yılların demokrat mühendisi dostlarımız da yanımızdaydı. Dost bildiklerimiz de…

Hiçbir tartışma yokken, şubenin profesyonel, ücretli bir çalışanı kalkıp, odayı var eden, odaya emeğini vermiş gönüllü emekçi mühendislere bakarak “Onlar çıkmazsa ben çıkarım” diyebilme cüretini gösterdi. Meslek odasının nasıl ticarileştiğinin, piyasanın o “plaza-şirket” zihniyetinin şube koridorlarına nasıl sızdığının en acı fotoğrafıydı bu. Ardından başkan kalktı. Sonra şubenin o demokrat, sosyalist olduğunu iddia eden “ağır abileri”… Gözlerimizin içine bakamadılar bile. Arkasından ne olduğunu bilmeyen bir kalabalık… Başları öne eğik, neden çıktıklarını dahi bilmeyen bir halde salonu yavaş yavaş terk ettiler. Yanındaki kalktı diye kalkanlar vardı.

Karşılarında duran emekçi dostlarıyla göz teması kurmaktan kaçan o mahcup adımlar, aslında içten içe yaşanan çürümenin, kendi ilkelerine yabancılaşmanın sessiz itirafıydı.

Dost bildiklerimiz de vardı bu kalkıp çoğunluk arkasında gidenler arasında …

İnsan, mücadele ettiği sermaye düzeninden, o parlak vizyon-misyon yalanlarıyla emeği sömüren piyasa çarklarından her türlü darbeyi bekler. Taş oradan gelirse can acıtmaz; çünkü saflar bellidir. Ama insanı asıl yıkan, aynı barikatta omuz omuza durduğunu sandığı, kendine “solcu, sosyalist, demokrat” diyenlerin attığı taştır. Pir Sultan Abdal, darağacına yürürken Hızır Paşa’nın zulmünden şikâyet etmemişti. Taşlanan bedenine değil, dost bildiği kan kardeşinin attığı güle bakıp dökülmüştü dudaklarından o asırlık sitem:

“Şu kanlı zalimin ettiği işler,

Garip bülbül gibi zareler beni.

Yağmur gibi yağar başıma taşlar,

İlle dostun bir tek gülü yaralar beni.”

Bir mayıs akşamında o salonda çok gül atıldı.

Nazım Hikmet, o koca çınar, Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak. Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak derken tam da böyle anları kastediyordu belki de. Çünkü solculuk, demokratlık, sosyalistlik yaldızlı kelimelerle bezenmiş tüzüklerde yazmaz. Gücü eline geçirdiğinde, o gücü kendinden olmayanı ezmek için kullanıp kullanmadığında sınanır. Kendileri için “dikensiz bir gül bahçesi” yaratmak adına, odayı holdingleştirmeye çalışan bu zihniyet, o akşam kendi demokratik maskesini kendi elleriyle düşürdü.

Onlar salonu terk etti. Biz kaldık.

Emekçi Demokrat Mühendisler olarak, o terk edilmiş salonda, koltukların arasında yankılanan o derin hayal kırıklığına rağmen toplantımıza devam ettik. Çünkü mekânın asıl sahibi, meşruiyetini yitirip kapıyı vurup çıkanlar değil; inatla orada duran, mesleğin onurunu, demokratlığını, emeğin gücünü ve katılımcı demokrasiyi savunanlardır. O boşalan koltuklar, aslında TMMOB’nin devrimci geleneğine sahip çıkanların önünde açılan yeni bir yolun, tertemiz bir sayfanın habercisiydi.

Biz o salonda kaldık. Çünkü söküp atamayacakları kadar büyük bir inancımız var. Her türlü saldırıya karşı emeğimize, mesleğimize ve memleketimize sahip çıkmaya devam edeceğiz.

 

Ahmet Gürbüz

Makina Mühendisi

16.05.2026